Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez.
Kurdbe logo
article · Editor · 2026-01-20 10:15

Halep’te Şêxmeqsûd ve Eşrefiye’ye yönelik saldırılar yalnızca silahların konuştuğu bir çatışma değildir; aynı zamanda kelimelerin, kavramların ve “normal” kabul edilenin sınırlarının belirlendiği bir enformasyon savaşıdır. Sahadaki her tırmanış, ertesi gün ekranlarda ve haber metinlerinde “istikrar”, “güvenlik”, “terörle mücadele” ve “entegrasyon” gibi hazır kalıplar üzerinden yeniden paketlenir. Bu paket çoğu zaman saldırının kendisini görünmez kılar—saldırı altında olanların yaşam hakkını ve siyasal özne olma kapasitesini ise ikincil bir dipnota indirger.
 Bu enformasyon savaşının merkezinde, Türk devletinin mühendisliğini yaptığı dil durur. Bu dilin gücü yalnızca devlet kanallarından yayınlanmasından değil, toplumun geniş kesimlerince “makul” ve “olağan” sayılan bir şablon üretmesinden gelir. Şablon basittir: örgütlü Kürt siyasal iradesi “güvenlik tehdidi” olarak kodlanır; Kürtler ise bir halk olarak bireyselleştirilir, siyasetsizleştirilir ve örgütsüzlüğe itilir. Bu modelde “Kürtler” televizyonda görünür; fakat örgütlü hak talebi, yerel demokrasi, özsavunma, siyasal temsil, eşit yurttaşlık ve hukuki güvenceler gibi kavramlar kadrajın dışında tutulur. Türkçedeki hakaret ve küçümseme dilinin Kürtçeye çevrilip ardından Kürtçe alanda yeniden dolaşıma sokulması bile aynı mantığa dahildir: amaç Kürtçeyi desteklemek değil, Kürtçeyi kullanarak Kürt siyasal öznesini zayıflatmaktır.
 Bu, tek bir kanalın işi değildir. Devlet yayıncıları, iktidar yanlısı ana akım medya, “uzman” yorumcular, güvenlik eksenli düşünce kuruluşları ve koordine sosyal medya ağları aynı hikâyeyi farklı ambalajlarla taşır. Biri kaba propaganda yapar; diğeri “ılımlı analiz” tonuyla konuşur; bir üçüncüsü “insani kaygı” dilini benimser. Ancak ortak hedef değişmez: saldırı “operasyon” olur, işgal “güvenlik önlemi”ne dönüşür, bir halkın direnişi ise “çatışma” diye sunulur. Kelimeler değiştiğinde, ahlaki çerçeve de değişir. İnsan onurunu çiğneyen bir saldırı bir anda “istikrar” diye tartışılır; sivil ölümler ve yerinden edilme ise “kaçınılmaz yan etkiler” muamelesi görür.
 Bu şablonun küresel medyaya sızması çoğu zaman erişim ve kaynak asimetrileriyle beslenir. Uluslararası ajanslar ve yabancı muhabirler, hız ve yakınlık baskısıyla sıkça “resmî açıklamalar” ve “kolay erişilebilir kaynaklar” üzerinden başlar; ilk çerçeve de orada kurulur. Ardından bu çerçeve diplomatik mesajlarla, güvenlik yorumcularıyla ve “denge” adı altında tekrarlarla güçlendirilir. Sonuçta “barış”, “entegrasyon” ve “istikrar” dili büyür—Kürt sivillerin güvenliği, yerel öz-yönetim, siyasal temsil, dil ve kimlik güvenceleri ve sivil koruma mekanizmaları ise küçülür.
 Oysa Halep’te ve Suriye’nin Kürt bölgelerinde mesele soyut bir “güvenlik” kavramı değildir. Mesele, sivil yaşamın somut biçimde korunmasıdır. Enformasyon savaşı yalnızca yalan söylemek değildir; neyin görünür kılınacağı, neyin meşru sayılacağı, neyin “aşırı” diye damgalanacağı ve neyin normalleştirileceği üzerine bir mücadeledir. Bu nedenle saldırıları “barış” etiketiyle pazarlamak yalnızca siyasal manipülasyon değildir—aynı zamanda insanların acı gerçekliğini inkâr eden, onura yönelik bir saldırıdır. Bu metin tam da buradan başlar: saldırıları “barış” diye aklayan dili teşhir etmek, sivil gerçekliği merkeze almak ve Kürt halkının statüsünü—başkasının anlatısının nesnesi olarak değil—siyasal özne olarak yeniden kurmak için.

Azad Badiki
20-01-2026